• cerenturkmenoglu

6. Göçebe Çadırında Bİr Gün

Tarihleri boyunca göçebe bir toplum olan Tuvalar'ın geleneksel yaşam biçimlerini yakından gözlemlemek için bir göçebe obasını ziyaret ettim. "Kara Çıraa" isimli bu obada bulunan ‘yurt’larda genişçe bir aile yaşıyor ve obada çeşitli hayvanları bulunuyor. Yurt, Orta Asya’da göçebelerin konakladığı büyük çadırlara verilen genel ad. Bu çadırlar yuvarlak ve taşınabilir olup katlanır ahşap bir kafes üzerine keçe ve deriler konularak kuruluyor. Tepesi ahşap kafese oturtulmuş uzun ince sopalardan oluşuyor ve ortasında istenildiğinde açılabilen yuvarlak bir hava boşluğu bulunuyor. Tuvalar, yazları çadırı yağmurdan korumak için duvar kısmını daha yüksek tutarken kışın alçaltarak çadırın daha sıcak ve dayanıklı olmasını sağlıyor.





"Kara Çıraa" isimli oba Kızıl şehir merkezine yaklaşık 50 km uzaklıkta yer alıyor. Burada yaşayan aile eskiden yazın başka yere göçüp, kışın bu alana geri gelirmiş ancak son zamanlarda göç etmeyi bırakarak ziyaretçileri ağırlamak maksadıyla yazları da bu alanda kalmaya karar vermişler. Ana yoldan birkaç kilometre içeride kalan obanın yakınlarında başka bir yerleşim görünmüyor. Geniş bozkır ve uzaktaki dağların çevrelediği alanlarında koyun, keçi, domuz, inek, köpek ve atları olan aile geçimlerini hayvancılık ve yurtlarını görmeye gelen ziyaretçileri ağırlamakla sağlıyor.


Obaya gitmek için Kızıl’dan birkaç kişilik bir grup olarak arabayla yola çıktık. Toyota marka arabanın direksiyonu sağdaydı. Tuva'da arabaların bir kısmının direksiyonu sağda, bir kısmının solda ve arabalar burada altın değerinde. Kiralık araba bulmak mümkün değil, böyle bir sistem yok. Şehir içinde çeşitli toplu taşım araçları ve taksi bulunuyor ancak şehrin dışında kalan yerler için gitmek sizi istediğiniz yere götürecek arabalı biriyle anlaşmanız gerekiyor. Trafik ise normal bir şekilde sağdan akıyor.


Uçsuz bucaksız bozkırın ortasından geçerek bir süre yol aldıktan sonra bir toprak yola saptık. Toprak yolun sonunda obaya ulaştığımızda bizi iki küçük kız-kardeş Agatha ve Angelica ile büyükanneleri Larissa karşıladı. Onların dünyasına adım atmak büyüleyiciydi; otlakta dinlenen koyunlar, birbirini kovalayan yavru domuzlar, soylu bir edayla dolanan iki güzel at ve ekmek pişirdikleri fırının bacasından yükselen duman… İki küçük kız kardeş hemen koşuşturan domuz yavrularından birini yakalayıp bize getirdi. Yavru, kısa sürede ellerinden kurtulup uzaklaşırken kardeşlerin abisi kara atını yularından tutup yanımıza sürdü ve istediğimiz zaman atı ile gezinti yapabileceğimizi söyledi. Bu sırada yeni insanlar gördüğüne heyecanlanan köpekler oyun oynamak için üstümüze atlayıp duruyor, ilgiyi kendi üstlerine çekmeye çalışıyorlardı. Etrafı izlemeye dalmışken Larissa kahvaltının hazır olduğunu söyleyerek bizi yurda çağırdı. Kara ata bir kez daha baktım. Bu güzel at ile gezintiyi kahvaltıdan sonra yapacaktım.



Obadan görüntüler



Larissa Tuva kahvaltısını yurttaki ufak ahşap masaya hazırlamıştı. İçeri girdiğimizde ilk iş bize birer tas sıcak süt ikram etti. Tuvalar’ın ak çem (ak yiyecek) diye adlandırdıkları süt onlar için kutsal. Sütün kişiyi kötü ruhlardan koruduğuna ve güç verdiğine inanıyorlar. Ev sahibinin misafirlerine ilk olarak süt ikram etmesi bu yüzden bir gelenek. Bununla birlikte, Tuvalar’ın sizin için iyi dileklerde bulunurken yolunuzun süt gibi ak olmasını dilediklerini sık sık duyabilirsiniz.



Süt o kadar lezzetliydi ki Larissa tasları bir kez daha doldurdu. Biz tasımızdaki sıcak sütü yudumlarken o da masadaki hepsi kendi yapımı olan yöresel yiyecekleri anlatmaya koyuldu. Yaylacılık ve göçebelik etkisi altındaki Tuva yemek kültürü ağırlıklı olarak süt ve et ürünlerinden oluşuyor. Kışlar çok soğuk ve uzun olduğu için tarım geleneksel olarak pek yaygın sayılmaz, bu yüzden sebzeler Tuva mutfağında pek yer tutmuyor. Tuva mutfağı süt ürünleri yönünden oldukça zengin. Sofrada birçok değişik peynir çeşidi bulunuyordu. Bunlardan birkaçı bıştak (bir çeşit beyaz peynir), aarjı (lor peyniri) ve kurut (kurutulmuş peynir) idi. Masada peynirlerin yanı sıra öreme adı verilen kaymak çeşidi vardı. Larissa, öremeyi kavrulmuş arpa unu dalgan ile karıştırarak yemenin oldukça lezzetli olduğunu tavsiye etti, dediği gibi yaptım. Ayrı bir köşede inek ve koyun işkembelerinin içinde tereyağının kaynatılması ile yapılan çökbek tatlısı duruyordu. Cam sürahide ise limonata gibi görünen bir içecek vardı. Bunun “sarı su” (sarıg sug) diye adlandırdıkları, peynir suyundan yapılan çok sağlıklı bir içecek olduğunu söylediler. Tuva mutfağında bizim mutfağımıza benzer yemekler de mevcut. Mançı mün, yani ‘mantı çorbası’ bunlardan biri. Hujuur diye adlandırdıkları börek çeşidi ise çibörek ile aynı diyebilirim.





Süttüg Şay (Sütlü Çay)

Tuvalar çay içmeyi çok seviyor, ancak çayları bizim alışık olduğumuzdan biraz farklı. Süttüg şay dedikleri sütlü çayları yeşil çaya eklenen süt ve tuz ile hazırlanıyor. Çayda tuz ilk başka kulağa garip gelse de çayın ilginç ve güzel bir tadı olduğunu söyleyebilirim. Kulpsuz, ufak taslarda içilen sütlü çay yemeklerden sonra hoş bir ritüel. Çayla ilgili bir diğer önemli ayrıntı da çayı höpürdeterek içmek. Çayın tadına ancak bu şekilde tam olarak varıldığını düşünen Tuvalar diğer kültürlerde höpürdetmenin nezaketsiz kabul edilmesini komik buluyor ve çayı öyle sessiz sessiz içerseniz nasıl höpürdetmeniz ve tadına varmanız gerektiğini size hemen gösteriyorlar.


Kahvaltı ve çay faslımız bittikten sonra sıra etrafı incelemeye geldi. Yurdun içinde Tuva kültürünü temsil eden bir sürü geleneksel eşya göze çarpıyordu. Larissa işlemeli sandık üzerindeki tos karak kaşıklarını işaret etti ve ritüellerde kullanıldığını anlattı. Katıldığım şaman ayininde gördüğüm ile aynıydı bu kaşık.



Tos Karak

Tos karak, dokuz göz anlamına gelen, şaman ayinlerinde ve çeşitli ritüellerde etrafa süt serpmek için kullanılan dokuz bölmeli bir kaşık. Tuvalılar için dokuz kutsal bir sayı. Dokuz gözlü bu kaşıktaki gözler dokuz göğü (tos deer), dokuz çeşit çiftlik hayvanını (tos çuzun mal) ve dokuz taygayı (bkz. 1) temsil ediyor. Ancak bu dokuz tayga herkes için aynı dokuz taygayı ifade etmeyebiliyor. Kimileri belirli dokuz taygayı düşünse de bu düşünce daha çok avcının dünyadaki bütün taygalarla olan ruhsal bağlantısını sembolize ediyor.



Tos Karak kaşığı avcıların gerçekleştirdiği ritüellerin bir parçası. Geleneğe göre, taygaya giden avcılar avdan önce yanlarına aldıkları tos karak’larını süte batırıp yaktıkları ateşe ve doğudan başlayarak dört yöne doğru süt serperler. Bunu yaparak tayganın ruhuna, diğer bir deyişle Tuva kültüründe çer eezi olarak adlandırılan yer sahibine saygılarını gösterirler. Tuva şaman kültüründe doğada her yerin bir ruhu, sahibi olduğuna inanılıyor. Örneğin bir dağın, nehrin, ormanın veya su kaynağının ayrı sahipleri, yani ruhları var. Ritüellerde bu yer sahiplerine saygı göstermek ve onları memnun etmek için onlara hediyeler sunulur. Avcılar da avdan önce gerçekleştirdikleri ritüeller ve sundukları hediyeler ile tayganın ruhunu memnun edeceklerine ve böylece avlarının bereketli geçeceğine inanırlar.



Bu noktada, Tuva kültüründe yer sahipleri ile ilgili pek çok hikaye ve efsane olduğunu belirtmek isterim. Müzikolog Valentina Suzukey, konuşmalarımızda bana bu hikayelerden birini anlattı. Hikayeye göre bir grup avcı, ilk karın düşmesi ve av sezonunun başlamasıyla birlikte taygaya gitmişti. Avcılardan biri şoor (bkz. 2) adı verilen flütü çok güzel çalan, genç bir avcıydı. Taygaya giden avcılar önce tayganın ruhuna hediyeler sunmuş ardından avlanmak üzere dağılmıştı. Av bittikten sonra bütün avcılar geri dönmüştü ancak o güzel flüt çalan genç avcı ortalıkta yoktu. Aramaya koyulan diğer avcılar onu en sonunda büyük bir çam ağacının dibinde, oturur halde bulmuşlar ve flütünü çalarken ölmüş olduğunu görmüşler. Hikayeye göre o tayganın ruhu bir kadınmış ve genç avcıya aşık olarak onu kendine almış. Suzukey, bu gibi hikayelerle dolu Tuva halk kültüründe filmler için bir sürü materyal olduğunu da sözlerine ekledi.



Koyun Kulakları

Çadıra geri dönmek gerekirse, etraftaki göze çarpan eşyalardan bir diğeri de işlemeli sandığın yanında, çadırın ahşap kafesine tutturulmuş koyun kulakları dizili iplerdi. Kulakları görünce büyüyen gözlerimi fark eden Larissa hemen bunların hikayesini anlattı. Koyunların kulaklarının ucunu, hayvanlarını otlatırken kendi hayvanları başkasının hayvanları ile karışmasın diye kesiyorlardı.


Kacık Oyunu

Bu esnada kız-kardeşler bir kutudan ufak oyun taşları çıkarmış yerde bir çeşit oyun oynamaya başlamışlardı. Daha yakından bakınca oyun taşlarının hayvan kemikleri olduğunu fark ettim. Kacık ismi verilen bu oyun bir tür yarış oyunuydu. Kemikler çeşitli hayvanları temsil ediyordu ve belirli hamleler ile yarışı önde bitiren kazanıyordu. Eminim obada eğlenceli vakit geçirmek için çocukların daha birçok yaratıcı oyunu vardı. Bu, başlı başına araştırılacak ve incelenecek ilginç ve eğlenceli bir alan.



Çadırın diğer köşesinde ise geleneksel giysiler asılıydı. Larissa uzun bir elbiseyi askısından çıkararak bana uzattı ve giymeme yardım etti. Az sonra ben de Tuvalılar gibi görünüyordum, neredeyse... Tuvalar’ın giysileri çevrelerindeki doğayı temsil eden, doğayla bağlantılı öğeler taşıyor. Mesela, uçları yukarı doğru kıvrık olan çizmelerinin böyle kıvrık olmasının nedeni bastıkları yerdeki otları ve bitkileri incitmemek. Motiflerle süslü parlak renkli ipek elbiselerinin beline bağlanan kemer, kalınlığı ile kişinin statüsünü simgeliyor. Uzun ve ucu sivri şapkaları ise dağların zirvesini temsil ediyor.


Çadırdaki incelenecek eşyalar bittikten sonra sohbete koyulduk. Sohbetimiz esnasında müzisyen olduğumu ve müzikleri ile ilgili araştırma yapmak için geldiğimi söyleyince Larissa hemen müzisyen bir arkadaşını aradı ve yanımıza uğramasını söyledi. Yarım saat sonra Aybek yanında igil ve doşpuluur (bkz. 3) çalgıları ile obaya geldi. Şehirde müzik öğretmenliği yapan Aybek çalgılarını kendisi yaptığını söyledi ve ardından bizim için birkaç parça çaldı.



Bu esnada çadırın etrafında hayat aynı sakinliğinde devam ediyordu. Koyunlar şimdi alanın öbür tarafına geçmiş orada otluyor, domuz yavruları hala birbirini kovalıyor, inekler çadırların arasında gezinirken az ötede kamyonetin yanına çökmüş evin erkekleri kestikleri hayvanın etlerini ayırıyordu. Köpekler ganimetten paylarını almış, bir kenarda mutlu mutlu kemiklerini kemirirken, çadır alanının diğer tarafında ise abileri iki kız kardeşi atına bindirmiş, gezdiriyordu. Geldiğimizden beri güneş bulutsuz gökyüzünde epey mesafe kat etmiş, gölgeler uzamaya başlamıştı. Çaylak kuşları tepemizde dönerken uzaktaki dağlar ışık değiştikçe puslanıyor, başka renklere bürünüyordu. Hayvanların, çocukların ve rüzgârın sesinden başka etrafta huzurlu bir sükûnet hakimdi. İşte... Orta Asya steplerinde bir göçebe çadırında gün böyle geçiyordu.



Gitme vakti gelince Larissa bizi teker teker uğurladı ve yanımıza birkaç paket peynir koydu. Küçük kız kardeşler koşarak gelip bize sarıldı, abileri de kara atı ile gelerek iyi yolculuklar diledi. Arabaya bindik ve toprak yoldan Kızıl’a doğru yola çıktık.



Dönüş yolunda uçsuz bucaksız bozkır yine yolun iki kenarından akıp gidiyordu. Arada bir düzlüğün ortasında yalnız başına duran bir-iki ağaç görüyorduk. Bu ağaçları gören Tuvalı arkadaşlardan biri şöyle dedi; “Bozkırın ortasında böyle tek başına bitmiş bir ağaç görürseniz bilin ki o bir insanın ruhudur”...





*****************************************************




1. Tayga: Altayca kökenli olup ormanla kaplı dağa verilen isim. Aynı zamanda Kuzey yarım-kürede tundranın güneyinde oluşmuş bitki örtüsü sınırının adıdır.


2. Şoor: Tuva'ya özgü, söğüt veya karaçam dalının oyulmasıyla yapılan geleneksel bir flüt çeşididir. Şekil olarak ney sazına benzer. Geleneksel müzik topluluklarında kullanıldığı gibi şamanlar tarafından da kullanılmaktadır.


3. Doşpuluur: Üç telli bir çalgıdır ve teller parmakla çekilerek, gitar gibi çalınır. Perdesiz olan çalgının gövdesi tamamen tahtadan ya da tahtaya deri gerilmesiyle yapılır.

Bir diğer geleneksel çalgı olan igil hakkında ise bir sonraki yazımda ayrıntılı olarak bilgi vereceğim.

90 views1 comment
  • Grey Facebook Icon
  • Grey YouTube Icon
  • Grey Instagram Icon